Archive for Mart, 2010

Ziya Gökalp


Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiye’yi Sosyoloji ile tanıştıran kiÅŸiydi ve ateÅŸli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluÅŸturmada esas aldı.

Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oÄŸlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakır’da doÄŸdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teÅŸebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbul’a gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı.
Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbul’da gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898′de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doÄŸduÄŸu ÅŸehre sürgün edildi. O yıllarda Paris’te sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoÄŸun olarak etkilenmiÅŸti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal deÄŸiÅŸmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmiÅŸti ve imparatorluÄŸu bir arada tutan çeÅŸitli unsurlar arasında uzlaÅŸma saÄŸlama yolunu bulabileceklerini (28 AÄŸustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmiÅŸti.

Jön Türk devriminden sonra, 1908′de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkası’nın Diyarbakır’daki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanik’teki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiye’de ilk defa gerçekleÅŸen böyle bir atamadan beÅŸ yıl sonra da İstanbul Üniversitesi’nde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbul’u Türkiye’deki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919′a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Malta’ya sürgüne gönderilen Gökalp, yürekli bir Atatürk taraftarı olarak 1921′de Diyarbekir’e geri döndü ve milli liderlere yol göstermek amacıyla sosyolojik makale serileri hazırladığı küçük mecmua’nın sorumlu müdürü oldu. 1922′de (Ministry of Public Deparmant of the Education) un Ankara’daki Kültürel Yayınlar Dairesine müdür olarak atandı ve orada ünlü eseri “Türkçülüğün Esasları” yayınlandı.
Gökalp Jön Türklerin gerçekleÅŸtireceÄŸi siyasi devrimin, iktisat aile, güzel sanatlar, ahlak ve hukuk gibi alanlarda “Yeni Hayat” ortaya çıkaracak sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiÄŸine inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye’nin gerçek milli deÄŸerlerinin kazanılmasıyla yaratabilirdi. 1911′e kadar Gökalp, deÄŸerlerin hiçbir ÅŸey ifade etmediÄŸine,”fikir-kuvvet”(idees forces)’un felsefesi öneme haiz olduÄŸuna inanmıştı. Fakat 1912′den sonra Durkheim’in deÄŸerlerle ilgili yorumunu (collective represantations) kollektif temsiller olarak kabul etti. (Gökalp, Durkheim’i en önemli sosyolog ve sosyolojinin kurucusu olarak düşünüyordu.)

Gökalp’e göre tam olarak ifade edildiklerinde idealler olarak adlandırılan kollektif temsiller (collective reprasantations). kollektif ÅŸuurdaki gerçeklerdir. DeÄŸerlerin tek kaynağı toplumun kendisidir, ve bireylerce elde edilen kollektif duygu ve bilgi birikimi kollektif ÅŸuuru oluÅŸturur. (1911-1923) 1959, s.62-64)

Balkan savaşı yenilgisinden sonra, Türkiye için kritik bir dönem baÅŸladı. Reformlar üzerindeki tartışmalara İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük arasındaki çatışmalar öncülük etti. 1912′de İstanbul’a gelen Gökalp, bu çatışmaların daha geniÅŸ bir bakışla ele alınarak, giderilmesi gerektiÄŸini hissetti. Gökalp, insanın her biri kendi deÄŸer sistemine sahip olan kültür gruplarının ve evrensel kabul ve kültürel yayılma kaabiliyeti olan kural ve tekniklerin bileÅŸimi olduÄŸunu tartıştı. ([1911-1923] 1959, s.97-101) Türklerin aynı anda; Türk Milletine, İslâm ümmetine ve Avrupa medeniyetine ait olduÄŸu sosyolojik bir vakaydı. (Gökalp [1911-1923] 1959, s.71-76; Heyd 1950, s. 149-15]) Gökalp, milliyetçiliÄŸin, modern çağın en güçlü ideali, milletlerin ise, kültür grupları skalasında en üst seviyede geliÅŸmemiÅŸ türler olduÄŸunu, yoÄŸunluÄŸu gittikçe artan bir ÅŸekilde vurguladı. Millet kavramı içinde, Türk kültürünü, İslâmı ve Batı teknolojisini bir araya getirmenin mümkün olduÄŸunu düşündü. Gökalp, daha sonra, kollektif temsilleri millî âdetlerle bir tutma gerektiÄŸi noktasına geldi ve ……” bir milletin kültürünü ait olduÄŸu medeniyetten ayırma çalışmaları yapan disipline kültürel sosyoloji adı verildiÄŸini” öne sürdü. ([1911-1923] 1959, s.172-173)

Bir sosyoloÄŸun görevinin millî kültür unsurlarını ortaya çıkarmak (keÅŸfetmek) olduÄŸu inancını takiben, Türk ailesinin evrimi ile (pre-islamic) İslâm-öncesi Türk dini ve devlet üzerine bir dizi çalışmaya giriÅŸti. Gökalp’ın modernleÅŸmiÅŸ islâm düşüncesine ait teorisi ilahi kaynaklı olmasından ziyade, sosyal kaynaklı uzlaÅŸma dayanan ve bundan dolayı seküler deÄŸiÅŸimi parelel olarak deÄŸiÅŸebilen İslamın kurallarının bir kısmına yönelikti. ([1911-1923]1959, s.193-196) Bir devletin seküler olması gerektiÄŸine inanmıştı ve eÄŸitim ve ekonominin millî olması gerektiÄŸinin ısrarlı savunucusuydu. EÄŸitim ve ve hukuku sekülerleÅŸtirme ve kadınlar için eÅŸit haklar teklif etme üzerindeki programları kısmen 1917 – 1918 yıllarında uygulamaya konuldu.

Gökalp üzerindeki fikirler ikiye ayrılır. Gökalp, bizzat kendisi, çalışmalarını özgün hale getiren ÅŸeyin, Durkheim’ın sosyolojik metodu üzerindeki denemelerini Türk medeniyetine uygulamak olduÄŸunu düşünüyordu. Destekleyicileri ise; onun kültür ve millet yapısı üzerindeki kavramsallaÅŸtırmalarının özgün olduÄŸu ve çalışmalarının, Durkheim geleneÄŸindeki bilimsel sosyolojiyi temsil ettiÄŸi konusunda hemfikirdiler; ayrıca, muhalifleri, Gökalp’ın baskın kollektivist fikirlerle, dogmatik tümden ve gelimci bir zihin yapısına sahip olduÄŸunu vurgularlar. Bunların ötesinde, Gökalp, ateÅŸli bir milliyetçiydi ve öğretilerinin Türkiye’nin modernleÅŸmesi yolunda fikrî bir kaynak saÄŸladığına şüphe yoktur.

Gökalp’ın çalışmalarındaki tarihî kavramlar için bakınız. İSLAM,NATİONALISM; PAN MOVEMENTS; ve DURKHEIM; LE PLAY’ın biyografileri..

ESERLERİ
(1911-1923) 1959 Turkish Nationalism and Western Civilization: Selected Essays, Translated and edited with an introduction by Niyazi Berkes. New York: Columbia Univ. Press.
(1923) 1940 Türkçülüğün Esasları (“Foundations of Turkism”) İstanbul: ArkadaÅŸ Matbaası. Külliyat. 2 bölüm Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1952-1965. bölüm 1: Åžiirler ve halk masalları bölüm 2: Ziya Gökalp’ın mektupları. Ziya Gökalp’ın ilk yazı hayatı, 1894-1909: DoÄŸumu’nun 80. yıldönümü münasebetiyle. İstanbul: Diyarbakırı Tanıtma DerneÄŸi 1956.

HAKKINDA YAZILANLAR

HEYD, URIEL 1950, Foundations of Turkish Natıonalism: The Life and Teachings of Ziya Gökalp. London. Luzac.
TÜTENGIL, CAVIT O. 1949 Ziya Gökalp Hakkında bir bibliyografya denemesi, İstanbul: Berksoy Matbaası .ÜLKEN, HİLMİ ZİYA Ziya Gökalp. İstanbul: Kanaat Kitabevi (yayın tarihi tesbit edilemedi) ZİYA AL-DİN , FAKHRİ 1935 Ziya Gökalp, sa vie et sa sociologie: Essai sur l’inftuece de la sociologie française en Turquie. Nancy (France): Berger-Levrault.

Ziya Gökalp
Bir Fikir Adamının Romanı
Mehmet Emin EriÅŸirgil
Remzi Kitabevi / Büyük Fikir Kitapları Dizisi
Ziya Gökalp: Bir Fikir Adamının Romanı (1951), Mehmet Emin EriÅŸirgil’in kiÅŸisel gözlemlerine dayanan en ilginç kitaplarından biridir. Yazar bu incelemesinde, bir bölümü kendi yaÅŸadığı olayları, yılların birikimi ile deÄŸerlendirilmiÅŸ ve Türkiye da yeni bir dönemin baÅŸladığı yıllarda yayınlamıştır.

Yusuf HayaloÄŸlu


HAKKINDA YAZILANLAR

İşte şiirine en yüksek telifi alan şair

HEM ŞAİR, HEM RESSAM, HEM DE MÜZİK ADAMIYDI AMA YILLARCA BEKLEDİ. EMEĞİNİN GERÇEK KARŞILIĞINI BULMASI İÇİN BEKLEDİ. BU BEDEL YÜKSEKTİ. ÇÜNKÜ BİR ŞEYİN DEĞERİ BEDELİYLE MENKULDÜ. VE O FİYAT VERİLDİ. SADECE DOKUZ ŞİİR İÇİN TAM 125 BİN DOLAR ALDI, KASETE OKUDU. ŞİMDİ KİTAP YOLDA..

Yusuf HayaloÄŸlu’ndan bahsediyoruz. Onlarca sanatçının okuduÄŸu ‘DaÄŸlarda kar olsaydım’ yada İbrahim Tatlıses’in meÅŸhur ‘Nankör kedi’ gibi türkülerinin yaratıcısı.. Veya ‘Yorgun Demokrat’ın, ‘Nazlıcan ve Bedirhan’ın, ‘Hani benim gençliÄŸim’in, ‘Bir acayip adam’ın ve yüzlercesinin ÅŸairi… Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları yazıyor. Yusuf HayaloÄŸlu, hayata bakışını, neden bu kadar beklediÄŸini, ÅŸiirlerinin arkasındaki bilinmeyen dünyasını İMEDYA’ya anlattı.

Pazar günü ikindi vakti Cihangir’de bir apartmanın giriş katındaki küçük dairesinin kapısını çaldığımızda, tatlı gülümsemesiyle karşıladı bizi. Tek başınaydı. Ne bir koruması, nede menejeri vardı yanında. Önce vakti geldiği için arka taraftaki şirin bahçesini suladı, sonra soğuk bir şeyler ikram etti, ardından marlborosunu yaktı ve başladık sohbete.

17-18 yaÅŸlarına kadar amaçsız ve bir o kadar haÅŸarı geçen gençliÄŸini anlattı önce. Kendisini hiç inÅŸa etmemiÅŸ bir insandı. Ardından gelen yoÄŸun bir araÅŸtırma öğrenme dönemi.. Ama ne araÅŸtırma.. Kur’an’dan Marksizm’e, Maosizm’e, Budizm’den Freud’a kadar bütün felsefeler ve dogmalar.. ”Kendime bir iç ÅŸemÅŸiye aradım. Bunu buluncaya kadar hiçbir örgüte, partiye, derneÄŸe girmedim.” diyor Yusuf HayaloÄŸlu:

”Bütün bu felsefelerin hayatı tam açıklamadığını ve zorlandığını gördüm. Teori, pratiÄŸi belirlemeye çalışıyordu ama pratik buna direniyordu. Bunun nedenini araÅŸtırdım ve doÄŸanın ÅŸaÅŸmaz dengesinde, kusursuzluÄŸunda buldum. DoÄŸaya aykırı hiçbirÅŸey mümkün deÄŸil. DeÄŸiÅŸtirmek mümkün deÄŸil. Pratikte ne ise onu anlamalısın. Onu zorlayarak deÄŸiÅŸtiremezsin. Onu, o pratiÄŸin içindeyken deÄŸiÅŸtirebilirsin. Dışardan ahkam keserek deÄŸiÅŸtiremezsin. Birden iç ÅŸemsiyeyi buldum ve natüralist olmaya karar verdim.”

İşte bugünkü Yusuf’u böyle yakalamış: ”Åžu anda bir uçaktan dünyayı seyreder gibiyim. Ordan tel örgüler gözükmüyor. Yukardan baktığın zaman, dev bir coÄŸrafya.. İnsanlar karınca sürüsü gibi, evler kibrit kutusu gibi. Ayrılıkların anlamı olmadığını gördüm. Hepimiz doÄŸanın parçasıyız. OlabildiÄŸince sevmek, iyi yaÅŸamak, ahlaklı, erdemli olmak lazım.”

Yusuf HayaloÄŸlu bir buçuk sene önce ilk ÅŸiir albümü ‘Ah Ulan Rıza’yı çıkardı. Ardından geçtiÄŸimiz günlerde ikincisi geldi, ‘Bir Acayip Adam’:

Hayaloğlu, ilk albümün dinleyicilere biraz ağır geldiğini, şimdi ise daha basit, anlaşılır şiirler seçtiğini söylüyor. Türkiye’de sadece kendisine mahsus özelliği ise kendi şiirlerini okuması, onlara besteler yapması. Yani herşeyiyle kendine ait, bir anlamda ‘Sesli kitap’..

Ama sırada yazılı kitap da var. Åžimdiye kadar hiç kitabı olmamış. ”Artık zamanı geldi” diyor. ”Neden?” sorusuna ÅŸu ilginç ve bir o kadar düşündürücü cevabı veriyor:

”Albümü yapmaya zorlayan koÅŸullar şöyle geliÅŸti. Ben kendi kârımı düşündüm. Onun için geç kaldı. Materyalist anlamda deÄŸil. Mantığım ÅŸu: ‘Benim emeÄŸim para etmeyecek kadar basitse, o zaman sende benim kasetimi yapma.’ Bu bedel yükseldi, tatmin edici bir noktaya gelince, ‘tamam’ dedim. Kitapta da aynısını yapıyorum. Åžiir kasetinde Türkiye’nin gelmiÅŸ geçmiÅŸ en yüksek ÅŸiir telifini alan insanım. 125 bin dolar aldım 9 ÅŸiir için.. Tek ÅŸiir 13-14 bin dolar yapıyor. Bu bir övünme deÄŸil. Bu ÅŸu demek: Bir ÅŸeyin deÄŸeri bedeliyle menkuldür. Sen bir ÅŸeye çok büyük deÄŸer biçebilirsin ama bakalım o parayı veren var mı? Åžimdi onu kanıtladım ben. Benim ÅŸiirimin kaç para ettiÄŸini kanıtladım . Aynı ÅŸeyi kitapta da yapıyorum. Ve Türkiye’de gelmiÅŸ geçmiÅŸ, ölmüş veya yaÅŸayan insanların alıp alacağı en yüksek telifi iki üç puan yüksek alıyorum. Bu yakında da çıkacak.”

Yusuf Hayaloğlu kendi deyimiyle halk şiiri yapıyor. İşte ilk albümüne isim veren ‘Ah Ulan Rıza’dan bir pasaj:

Neden hala gelmedi
Yoksa saatimi şaşırdı bu hıyar
Gerçi hiç saati olmadı ama en azından birine sorar
Cebimde bir lira desen yok
Madara olduk meyhaneye
Ah eÅŸek kafam benim
Nasıl da güvendim bu hergeleye
Gelse balığa çıkacaktık
Ne çekersek kızartıp
Bir kilo rakıyla yutacaktık.
Bu sandalı geçen hafta çalıntıdan düşürdük
Arkadaşlar ısrar etti
Biz de iyi olur bize uyar diye düşündük.

Böyle devam edip giden ve HayaloÄŸlu’nun yorumuyla insanın tüylerini diken diken eden bir ÅŸiir ‘Ah Ulan Rıza’…

Halk şiirini şöyle savunuyor şair:

”Halk ÅŸiiri yapmanın zararı yok. Ne diyorlarsa desinler. Ben halkı seviyorum. Yani natürel, avam yaÅŸamayı seviyorum. Kültürüm de bu, sokaktan gelmeyim. Bunu da inkar etmiyorum. Zamanında kolej muadili okudum, akademi okudum, batı kültürü okudum, Åžekspir, Marks okudum. Yani sonuçta hiçbirÅŸey deÄŸil, hiçbiryere varamıyorsun. Yani gelip geleceÄŸin nokta bir kara toprak derler ya. Neticede halkın denizine giriyorsun. O denize girdiÄŸin zamanda tertemiz oluyorsun, mis gibi oluyorsun. Bunda ne zarar var. BaÅŸta biraz zorlayarak oldu. Åžimdi tamamen hazmettim. GeldiÄŸim yere geri döndüm. Ordan gelmiÅŸtim. BaÅŸka yere uçtuk, bir marifetmiÅŸ gibi. Sanatçılara da onu tavsiye diyorum. Åžatolarından çıksınlar. Kozalarından çıksınlar. Halkın içine karışsınlar. İki tane entel barda oturup kendi kendilerine sanat yapıyorlar. Kendi kendilerine ÅŸiir okuyor, kendi kendilerine ödül veriyorlar. Kendi kendilerine dergi çıkartıyorlar. Kitap çıkarıyorlar. 1500 tane basıyorlar, onu da eÅŸe dosta hediye ediyorlar. Gelsinler halkın denizinde yıkansınlar, arınsınlar biraz.”

Yusuf Hayaloğlu bu konuda çok dolu. Mesele ‘türkü’ye geliyor:

”Türkü hayatın bizatihi kendisi. Halkın kendisini ifade ettiÄŸi sözlü müzikli bir durum. Bazı TV kanallarında türkü yasak. RTÜK’ten dolayı sabahın 5’ine koyuyorlar. Gazete çıkarıyorsun, halkın kültürüyle alakası yok. Sanat sayfası yapıyorsun. Tam sayfa caz. Tam sayfa bilmem ne. Bunların ne alakası var bizim kültürümüzle. Ondan sonrada ‘niye halk okumuyor’ diye soruyorlar. Halk yok ki yayınlarda. Türkü dinlemeyen halkı bilemez. Türkü bin yıllardır var, ortaasyadan akıp geliyor. Nerelerde konaklamış. Nereleri dolaÅŸmış ve gelmiÅŸ Anadolu’nun baÄŸrında akıyor. Sen bu ırmağı görmezden geldiÄŸin zaman, zaten hiçbir yerini kavrayamazsın. Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları seviyorum. Onlar bana hoÅŸ geliyor. Halin vaktin yerinde hiçbir problemin yok, neyini yazacağım ben senin yani. İyi durumdaki bir adamın, herÅŸey çok güzel demesinden sıkılıyorum. Sanatçının ekmeÄŸi burada, hayatın çeliÅŸkilerinden maÄŸduriyetlerinden çıkar.”

Hayaloğlu halkın içinde olunca, bir o kadarda siyaset ve ekonomiyle ilgili. Ve yaptığı şu yorum bugünkü sosyal bunalıma felsefik bir pencere açıyor:

”Çok çalkantılı dönemler yaÅŸadım, ekonomik yönden… Ama halkı bu kadar umutsuz, mutsuz hiç görmemiÅŸtim. Yarına dair hiçbir umut kalmamış. Bu, en büyük uçurum, en büyük reaksiyon… Nasıl sosyal bir patlama olmuyor inanamıyorum. Bu korkunç bir tevekkül, korkunç bir sabır. Allah sabır versin. Ama insanlar artık akıllandı. Vatan, millet nutukları ekonomiyi açıklamıyor. Halk, ‘Sen bunları derken benim cebimdekini götüyorsan, lanet olsun’ diyor. Halk bunu görmüş artık. Herkesin elinin kendi cebinde olduÄŸunu görmüş. Komünizm niye çöktü? HerÅŸeyin devletin olmasından ve devletin içinde devletten palazlanan insanlardan dolayı çöktü. İnsan mutsuzsa hiçbir ideoloji onu etkilemez. Bir çocuÄŸun karnı açsa sen ona dünyanın en güzel masalını da anlatsan o çocuk aÄŸlar. Karnı tok olan, masallar arasında tercih yapar. ÇocuÄŸun karnı aç. Halkın karnı aç, ne masal anlatırsan anlat. O yüzden halk tercihlerini de ideolojik olarak yapmıyor. Halk kimde ekmek olacağını sanıyorsa ona sarılıyor. Ama denize düşen yılana sarılır.”

Hayaloğlu ile sohbet çok tatlı, çok uzun.. Ve buraya sadece küçük bir bölümünü alabildik. İki saatten fazla kaldığmıız o küçük, şirin dairesinden bir daha görüşmek üzere, fakat bu defa diğer kaseti beklemeden buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Yunus Emre


(1241?-1321?) Hayatı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Son araÅŸtırmalara göre 1240/41 ile 1320/21 yılları arasında yaÅŸadığı kabul edilmektedir. Åžiirlerinden ve hayatı hakkında yazılıp anlatılagelen menkıbelere göre; iyi bir eÄŸitim görmüştür. Taptuk Emre’nin dergâhına kapılanmış, orada tasavvuf terbiyesinden geçmiÅŸtir. Halkı irÅŸad etmek amacıyla diyar diyar dolaÅŸtı. Åžiirleriyle irÅŸad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüştü. Yıllar süren gurbet hayatından sonra doÄŸduÄŸu köye, EskiÅŸehir’in Mihalıççık ilçesine baÄŸlı Sarıköy’e döndü. Orada vefat etti. Sonradan burada kendisi için bir anıt mezar yapıldı. Anadolu’nun birçok yerinde kabri ya da makamı olduÄŸu rivayetleri vardır. Yunus, Türk edebiyatının en büyük ÅŸairlerinden biridir. Kendisinden sonra gelen pek çok ÅŸairi etkilemiÅŸtir. Kullandığı Türkçe, iÅŸlediÄŸi temalar, ÅŸiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir ÅŸair olduÄŸunu ispat etmeye yeter. Bazı ÅŸiirlerinde aruzu da deneyen Yunus, asıl ÅŸiir kabiliyetini heceyle yazdığı ilahî, nefes ve semaî türü ÅŸiirlerinde ortaya koymuÅŸtur. Åžiirleri bir çok araÅŸtırmacı tarafından derlenip toplanmış ve yayınlanmıştır. Dîvân’ının karşılaÅŸtırmalı metni Dr. Mustafa Tatçı tarafından basılmıştır.

GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ

Gönlüm düştü bir sevdaya gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile dost sorarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile gel gör beni aşk neyledi

Benzim sarı gözlerim yaş bağrım pâre yüreğim baş
Hâlim bilen dertli kardaş gel gör beni aşk neyledi

Gurbet ilinde yürürüm dostu düşümde görürüm
Uyanıp Mecnûn olurum gel gör beni aşk neyledi

Gâh tozarım yerler gibi gâh eserim yeller gibi
Gâh çağlarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi

Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni gel gör beni aşk neyledi

Ben Yûnus-ı bî-çâreyim başdan ayağa yareyim
Dost ilinde avareyim gel gör beni aşk neyledi

mirc cet islami chat mirc sohbet